Sevgili günlük, bu akşam benim için tam bir kültür sanat akşamıydı. Hem film izledim, hem kitap okudum. Şimdi bu satırları ise sana gün sonundan yazıyorum. 24:00’e 20 dakika var bu yazıyı yazarken. Odaya tam bir sessizlik hakim. Bizimkiler çoktan uyudular. Yarın sabah 07:30’da kalkacağım ama bu yazıyı yazmadan yatmak istemedim.

     Bu akşam işten geldim. Baktım kardeşim tv8’i açmış. “Ne varmış bunda?” deyip ekranın sağ alt köşesine baktım. Dönerse Senindir filmi varmış. Hani şu Murat Boz’un filmi. “İyi bari. İzlenecek doğru dürüst bir şey de yoktu zaten” dedim. Ama bir yandan da bu film vizyona girdiği dönemde pek ses getirmedi diye de aklımın bir köşesinde kalmış.

     Sevgili günlük, “Artık şansımıza” deyip filmi izlemeye başladım. Tabi aç karnımı doyururken. Başrollerinde Murat Boz’un dışında İrem Sak ve Yasemin Allen vardı. Şu Yasemin’e nedense bir türlü kanım ısınmadı. İrem Sak desen başrolü yapabilir mi? Oda soru işaretiydi benim için. İşte böyle düşünceler içinde filmi izledim.

sevgili günlük

     Filmin konusu: Mehmet (Murat Boz) ve Selin (Yasemin Allen) tanışıp sevgili olurlar. Sonra Selin, Mehmet’ten ayrılır. Aşk acısı çeken Mehmet bir akşam bir mekanda içki içip takılırken Defne’ye (İrem Sak) denk gelir. Defne artık Mehmet’in, tekrar Selin’i geri kazanması için Mehmet’e yardım edecektir. Kısaca böyle. İlk 15-20 dakikayı beğenmedim.

     O dakikalarda, “Bu filme gitseydim verdiğim paraya acırdım” diyordum. Ama filmin sonunda, “Verdiğim parayı hak etmişti” dedim. Güzel bir aşk hikayesi yani. Filmin dışında kitap okudum. Yazılarımı devamlı takip edenler hatırlayacaklardır. “Bab-ı Esrar” kitabını okumaya başladığımı. Hala devam ediyorum ona.

     Son 200 sayfaya girdim artık. Bu hafta pazar günü çalışmıyorum. Pazara kadar biteremezsem bile pazar günü kesin biter. Bu kitap biter bitmez diğer okuyacağım kitaplar hazır. Bir arkadaşımda Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı var. Ondan söz aldım bitirince bana verecek. Bir diğer arkadaşımda da Ruhi Mücerret kitabı var.

     E filmimi izledim. Kitabımı okudum. E şimdi de yazımı yazıyorum. Bu akşamlık kültür sanata doydum diyebilirim Sevgili günlük.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/pen-writing-notes-studying-8769/

     Oyuncak Müzesi Düzce’ye gelmiş. Haberi internette gördüm ilk. Bizim burada yapılan ilk avmde sergileniyormuş. Benim için harika bir haberdi. Sunay Akın’ı severim. Bu müze olayını da çok sevmiştim. Gidip görmek kısmet olmamıştı. Ama işte o benim yaşadığım yere gelmişti. Tabi küçük bir bölümünü getirmişler. Müzeyi toptan kaldırıp buraya getirecek halleri yoktu ya.

     İlk kardeşim gördü. Dikkatini çeken şeyleri anlattı. Oraya birde defter koymuşlar. İsteyen düşüncelerini yazıyormuş. Oda bir şeyler yazmış. Benim gitmem de bugüne nasip oldu. Yarın son günü zaten. Bir arkadaşımla buluşmak için Düzce’ye gittim. Bu sayede hem arkadaşımla buluştum, hem de müzeyi gezdim. Bir taşla iki kuş yani 😊

     Oyuncak Müzesi gezintim 10 dakikada bitti. Dediğim gibi çok küçüktü. Oyuncaklar cam muhafaza içindeydi. Yabancıların oyuncaklarında ev oyuncakları dikkatimi çekti. Kimi oturma odasının, kimi de mutfağın oyuncağını yapmış. Bizimkilerin oyuncakları 70’lerdendi. Otobüsler, polis arabaları ve minibüsler.

Oyuncak Müzesi
Bizimkilerin yaptığı oyuncaklar

     Otobüs ve minibüslerin üzerinde o zamanki bazı firmaların reklamları. Gerçi de şimdi de otobüslere reklam veriliyor. Şuna dikkat ettim. Bizimkiler artık bu zamanın otobüslerinin oyuncaklarını yapmıyorlar. Kutudan yapmış olduğumuz bir pazzle vardı. Almanların çok oyuncağı vardı. Hangi oyuncağı, hangi millet, ne zaman yapmış?

     Hepsi oyuncakların altında küçük bir notta yazılıydı. Kısa gezintimden sonra geldim defterin yanına. Orada bir kızcağız vardı. “Bende yazabilir miyim?” dedim. “Tabi” dedi çok yardımsever bir şekilde. Hatta rahat yazabilmem için oturduğu koltuğu bana verdi. Defteri göstererek, “Bu merkeze gidecek mi?” dedim.

     “Tabi, Sunay Bey bakacak” dedi. Sunay Abim bakar ya. O hassas bir adam. Hassas olmayan bir adamın, böyle müze işleriyle ne ilgisi olabilir ki zaten. Yarım sayfaya yakın duygularımı yazdım. Yazının sonuna isim ve soy ismimi yazdım. Ve tarihi de attım. 11.11.2017 diye. Ne zamandır aklımda olan bu işi de bitirmiştim böylece.

     Bunları kardeşime anlattıktan sonra, “Keşke benim yazdığım sayfanın da fotoğrafını da çekseydin ya” dedi. Hakikaten hiç aklıma gelmedi. Bu günüme Oyuncak Müzesi gezisi ile değer katmış oldum.

     Adsense reklamı almak ile her şey bitiyor olsaydı keşke. Ama meğer olay yeni başlıyormuş. Google’dan onay mesajı geldiği zaman çok sevinmiştim. Sanırım çoğumuz benim gibi bu sevinci yaşamıştır. Kendimi reklam almaya o kadar odaklamışım ki. Reklam alınca bana her şeyin yolu açılacak gibi gelmişti. Bilmem kaçıncı başvuruşumda kabul edilmiştim.

     Herhalde Google bende bir şey gördü ki bana reklam verdi. Sitemin yeni teması tamamdı demek ki. Bir yazıda okumuştum. Temanın seoya uygun olmasının yanında, yeni seçtiğin temada ısrar etmen gerekirmiş. Öyle zırt pırt tema değiştirirsen bu iyi bir şey değilmiş. Ben de öyle yaptım işte. Sonucunu da almıştım. Artık bloğumda reklam olacaktı.

    Adsense reklamı almak için kriterlerden biri de yazılarının okunması olmalıydı. Bende günlük 200-300 okunma sayısını yakalamıştım. Demek ki yazılarım okunacak tip yazılarmış. Google bana reklam verdiğine göre. Yazma yeteneğimin olduğuna yormuştum ve mutlu olmuştum. Peki şimdi mutsuz muyum? Yok. Belki yazılarım gerçekten güzeldir, yeteneğim vardır.

Adsense reklamı almak

     Belki de hala yeteneğim yoktur. Aslında bunun hiçbir önemi yok. Sonuçta bir gazetenin bir genel yayın yönetmeni değilim. Ya da ulusal bir gazetede her gün yazı yazan bir köşe yazarı değilim. Bu blog benim mekanım. Hepsi tamam iyi de. İnsan yine de üç-beş bir şey kazanmak istiyor. Ama kazanılmıyor be kardeşim. Blogdan adsense dışında da para kazanma yöntemleri var.

     Yok Bumerang, yok marketing falan. Ben onlarla hiç uğraşmadım. Uğraşmaya da niyetim yok. Adsense’den kazanırsam kazanırım. Diğerlerinden para kazanmak için yıpratmam kendimi. Adsense’den parayı vuranlar yok mu peki? Var, olmaz olur mu? WP Mavi şurada yazmış işte. Ben sırtımı Google’a yaslarım aga.

     Ama bu okunma sayılarıyla Google’a sırtını yaslasan ne fayda. Bu okunma sayılarıyla para kazanmak bir mucize. Adsense’e kabul edildiğim iki ayı geçmiştir. Kazandığım para 10 lira bile değil. Gerçi Mehmet Abi bana demişti, “10 lira vereyim blog yazmayı bırak” diye, dinlemedim adamı 😊 Kısacası, bu yolda benim gibi heves eden blog arkadaşlarım.

     Adsense reklamı almak ile iş bitmiyor. Reklamı aldım diye, “Bundan sonra uçarım, kaçarım, paraya para demem” diye düşünmeyin. Bazen 5 kuruş kazanıyorum. Bazen sıfır. Koca bir sıfır. Nasıl kazanırsın? Aylık 120 bin kişi siteni ziyaret ederse kazanırsın. Buyur bu dediğime göre gerisini sen hesapla.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/blur-close-up-fingers-focus-462383/

     
     Bir bloğum olduğunu ve yazı yazdığı söylediğimde hemen gelen soru, “Ne kadar para kazanıyorsun?” sorusudur. Buna benzer bir soru iki-üç gün önce de bana soruldu. Aslında konu direk blogdan açılmadı. İş arkadaşım Eda’nın doğum gününü kutladık Cuma günü. Kendisi şiiri çok sever ve şiir de yazar. Dilerim yakında da şiirlerini bir kitap altında toplar. Ona verilecek en güzel hediyenin, ona bir şiir yazmak olduğunu düşündüm.

     Ve ona akrostiş bir şiir yazdım. Bu hediyem onun çok hoşuna gitti. O kadar hoşuna gitti ki. Onu gidip masasında görebileceği yere astı. Cuma günü Eda çalışmıyordu. Masasında başka bir arkadaşımız oturuyordu. Başka bir şeyden sohbet ederken, “Cem bu şiiri sen mi yazdın?” dedi. “Nerden çıkardın?” dedim, bu soruyu bana sormasından memnun olarak.

blog yazmak

     “Hani sen şiir falan yazmayı seviyorsun ya. Ondan” dedim dedi. “Ben şiir okumayı severim. Çok fazla olmasa da. Yazmayı da çok isterim. Ama yazamıyorum. Ben günlük yazılar yazıyorum” dedim. Hemen oradan başka bir arkadaş, “Ne kadar kazanıyorsun?” dedi. “Üç kuruş, beş kuruş. Şimdiye kadar 5 lira oldu” dedim.

     Yan yana oturduğum Mehmet Abi, “Oğlum ben sana 10 lira vereyim. Bırak bu yazı işlerini” dedi. Esprili bir şekilde. Böyle söyledi diye ona kırılmadım tabi. Hiçbir arkadaşıma bu konuda kırılmıyorum ki zaten. Yazmak ayrı bir dünya. Bunun parayla ölçülebilir bir yanı yok. Ama tabi üç-beş lira da kazansak fena olmazdı J

     “Abi benim amacım temelde para kazanmak değil ki” dedim. Ama gün gelir tüm yaşamımı buradan gelecek parayla idame ettirmek isterim bak. Tabi bu durum şimdilik bir hayal. Ama her şey hayal etmekle başlamaz mı zaten?

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/hand-laptop-notebook-typing-2980/

     Yanii arama motoru uygulamasına bu akşam bir göz gezdirdim. Google’dan değişik farklı bir yanını göremedim. Sadece ana ekranda yeme-içme, haberler, hava durumu ve filmlerin kısa yollarını yapmışlar. Bulunduğunuz ildeki sinemalarda hangi filmlerin olduğunu gösteriyor. Ya da yeme-içmeye tıkladığınızda ilinizdeki mekanları gösteriyor. Bunu Google’dan da yapabiliriz. Ne farkı var? Ben böyle girişimlere karşı değilim. Ama orjinali olan bir şeyi niye yapıyoruz? Niye yeni bir şeyler yapmıyoruz? Dünyanın en iyisi Google var zaten. Ben Yanii’ye niye ihtiyaç duyayım? Elbette benim düşündüklerimi Turkcell’de düşünüyordur. Para kazanamayacakları bir şeye yatırım yapmazlar herhalde. Bu uygulamanın geleceği nasıl olur? Bunu bize zaman gösterecek. Çevremde bu uygulamayı indirip kullanan var mı? Daha soramadım.

Yanii arama motoru

     Yani arama motoru uygulamasını ilk duyduğum zaman, “Başka yapacak bir şeyler bulamadılar mı?” dedim. Bu sanal dünyada nedense bir taklitçilik var. Bilmiyor muyuz mu ki taklitler orjinalini yaşatırlar. Bir ara da Twitter’ın da benzerini yapmışlardı. Bir ara haberleri yapıldı. Sonra unutulup gitti. Bu tür işlerde orjinalliğin peşinde koşmamız lazım. Her gün sosyal medyadayız. İnternetsiz hayat bizim için vazgeçilmez. İnsanlar böyle internetin tam göbeğindelerken neye ihtiyaç duyarlar? Nasıl bir uygulama yaparsak Türkiye’de patlayıp dünyaya yayılır? Bırakın Facebook’u, onu bunu. Yeni bir şeyler düşünelim. Twitter’ın taklidini yapıp başarısız olmaktansa, yeni bir fikir düşünüp yaptığım uygulamadan başarısız olmak benim için daha evladır. 

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/close-up-of-text-on-wood-327186/

sevgili günlük

     Sevgili günlük bir haftadan sonra yine sana yazıyorum. Geçtiğimiz hafta pazartesi itibariyle Bab-ı Esrar kitabını okumaya başladım. Kitap çok güzel gidiyor. Abi bu adam işi biliyor ya. Yazıyor, okutuyor. Blogda 200 bin okunma sayısını geçtim.  Tabi popüler bloglara göre bu hiçbir şey. Ama blog yazmaya başladığımda 200 bini hayal edemezdim. Şimdi ise hedefim daha fazla okunma. Ama günlük okunma sayım çok az. Okunma oranlarımı yükseltmem lazım. Adsense kabul edildiğim bir ayı geçti. Ama doğru dürüst bir şey kazandığımız yok. Bununla ilgili bir yazı yazmayı düşünüyorum. Ayrıca bloğa reklam yerleştirme ile ilgili de bir yazı gelebilir. Bu konularda söyleyeceklerim var çünkü.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/person-writing-notes-on-white-ruled-paper-164666/
     Beyaz Show dün akşamki bölümü ile sezonu açtı. Ben başından beri bakamadım. Gece vardiyasındaydım bu hafta. Yarısında eve geldim. Konukları; Acun ve Simge Sağın’dı. İlk programı hiç mi hiç beğenmedim. Beyaz’ın yaptığı espriler hiç yerli yerinde değildi. Bir kişi, Survivor’a katılmak için bilmem nereden yürümeye başlayıp İstanbul’a gelmiş. Acun’un yanına. Meğer bu Survivor’a alınmadan önce kişiler sağlık kontrolünden geçiyorlarmış. Bu adamı da sokmuşlar teste. Koşma da sıkıntısı varmış. Böyle bir durum varken Beyaz tutmuş adamı programa çıkarmış. Acun’a emrivaki yaptı. Acun kıramayıp Survivor’a katılmasına onay verdi. Şimdi orada adama bir şey olsa ne olacak? Beyaz ne yaptığının farkında mı acaba?

Beyaz Show

     Beyaz Show için dün akşamdan söylenebilecek diğer bir konu: Şeyma Subaşı. Beyaz onunla beraber skeç çekmiş. Şeyma’nın yeteneği varmış bunu gördük. Ama skeç için öyle diyemeyeceğim. Bir noktadan sonra, “Ne zaman bitecek artık bu?” dedim. Stüdyoya gelince. Seyircilerin oturduğu yer güzel olmuş. Şarkıcı için özel bir yer yapılmış. Oda güzel olmuş. Ama konukların oturduğu yerin arka tarafı hiç iyi olmamış. Yıllardır şu stüdyo işini bir türlü çözemedi. Ve bitiş. Finalde bir kapanış videosu yapmışlar. Onu da beğenmedim. Şarkı yapılmak için şarkı yapılmış. Kısacası: Dün akşam için hiçbir şeyini beğenmedim. Ama biliyorum ki. Programlar ilerledikçe Beyaz’ın espri kalitesi artacak ve ortaya iyi programlar çıkacak.



Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/crowd-in-front-of-people-playing-musical-instrument-during-nighttime-196652/

Serdar Ortaç Acun Ilıcalı

     Serdar Ortaç Acun Ilıcalı hakkında bir açıklama yapmış. Konuk olduğu bir radyo programında. Zamanında, daha O Ses Türkiye başlarken Acun aramış. “Bir yarışmaya başlıyorum. Kenan’la seni istiyorum” demiş. Olumsuz yanıt vermiş Serdar. İşte bunu anlatarak, “Allah benim belamı versin” demiş. Pişmanlığını böylece dile getirmiş. Belki o zaman, Acun’un bu işin altından kalkamayacağını düşünerek hayır demiş olabilir. Böyle düşündüğü için de yargılamamak lazım. Her şarkıcı böyle düşünebilirdi o dönem. Şimdi ise Acun’un teklifine hayır diyecek şarkıcı yoktur. Peki kabul etseydi başarılı olur muydu? Mesela Yıldız Tilbe. Olmuş mu sizce? Bence o üçlünün yanına hiç yakışmadı. Ben dahil herkes, “Süper olur” dedi. Ama hiç de öyle olmadı. Serdar’ı da görmek lazım. 

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/man-using-brown-and-black-electric-guitar-while-singing-167446/
Ezgi Mola Jason Statham

     Ezgi Mola Jason Statham diye bir ifade görürsünüz Google trend aramalarında. “Bu ne alaka?” deyip girdim. Bizim sevimli ve sempatik kızımız, Jason Statham’ın İnstagram hesabına Türkçe yorumlar yapmış. Ama ne kadar samimi ve güzel yorumlar yapmış. Yorumları görünce insan ister istemez gülümsüyor. “Yapmış bu kız yine yapacağını” diyorsunuz. İlgili instagram yorumlarını görebilmeniz için şuraya bırakıyorum. Ben en çok, “Kim üzdü benim paşamı” yorumu hoşuma gitti. Fotoğrafı gördüğünüzde yorumun anlamı, daha da bir yerine oturacak. Bu abimizin Taşıyıcı filminin tüm serisini ardı arkasına izlemiştim. Daha önce hiçbir filmine bakmamıştım o zaman. Sabahtan akşama bir günü öyle geçirmiştik arkadaşlarla. Arkadaşlarla film izlemekte çok güzel oluyor bu arada.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/board-cinema-cinematography-clapper-board-274937/
Çay mı kahve mi?

     Çay mı kahve mi? Daha eskilerde bu sorunun cevabı netti. Tabi ki çaydı. Ama son zamanlarda bu üçü bir aradalar ile kahve bir adım öne geçti diyebilir miyiz? Gençler arasında diyebiliriz. Kahve için bir sıcak su yetiyor. Çay gibi yok çaydanlıkları temizle. Çayı demle. Bunlar çok iş. Hayat hızlı akıyor artık. Bir genç çayı sevse bile, bu kadar uğraş vermiyor. Tamam da poşet çay var. Poşet çay var da. Demlemesi gibi olmuyor tabi. Aynı tadı alamıyorsun. Ama kahve öyle değil. Standart bir tadı var onun. Ben mi? Ben çayı tercih ediyorum. Üçü bir arada bir içmiyor muyum? Arada. İçmesem de aramam yani. 

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/black-ceramic-cup-with-smoke-above-41135/
     Blog okumak, bloğun ilk çıktığı zamanlarda çok popülermiş. Ama artık öyle değil. Bir arkadaşıma söyledim, “Blog yazıyorum” diye. “Blog okuyan mı var artık ya” dedi. Sahiden yazdığımız yazıları kimler okuyor. Yine biz blogcular okuyoruz. Galiba blog eskisi kadar genele hitap etmiyor. Artık sosyal medya var. Paylaş ve çık. Sonra beğeniler gelsin. Bu kadar. Birkaç kelime ile paylaşım yapmak. Evren Günlüğü’nde Evren Soyuçok bu konu hakkında, blog sohbetlerinin birinde konuşmuştu. Blog okumayan kesime, blogları nasıl okutabiliriz diye. Galiba blogculardan başka kimseye, blogları okutmak çok zor. Bir kimsenin bir yazıyı okuması için, o yazının bir dakika ya da bir dakikadan az bir süre içermesi gerekiyor. Bu da blog okunmasını zorlaştırıyor. 

blog okumak

     Blog okumak ile ilgili merak ettiğim bir başka konu da. Acaba bloğu olmayıp da blog takip edenler var mı? Mesela ben. Daha önce blog dünyasından haberim yokken, sadece köşe yazarlarını takip ederdim. Gerçi hala takip ediyorum ya. Blog dünyasından haberim olduktan sonra, hemen bir blog açtım kendime. Hemen yazmaya başladım. Ve hemen diğer blog yazarlarının yazılarını takip etmeye başladım. Ama ben yazmayı sevmeseydim. Ya da köşe yazılarını okumaya alışmış biri olarak, sadece kendim, günlüğüme arada sırada yazı yazsaydım. “Blog gibi uğraş verici bir şeyle uğraşamam” diye düşünseydim. Yine de blog takip eder miydim? Etmezdim gibime geliyor. Sanırım blog yazılarını okumak için, bir blog yazarı olmak gerekiyor.  

Foto kaynak: https://unsplash.com/photos/NsWcRlBT_74

Her Şeye Rağmen Sevgi kitabı

     Her Şeye Rağmen Sevgi kitabı sanırım, Tolstoy’un pek bilinen bir kitabı olmasa gerek. Şahsen ben bilmiyordum. Arkadaşım Nagehan getirdi, sağolsun. Bu bir hikaye kitabı. 6 tane hikaye var kitapta. Son iki hikayesi, baya vurucuydu ama. Esirlerin Kaçış Serüveni bunlardan ilki. Adından da anlaşılacağı gibi, bir kaçmaya çalışma var. Okurken, “Ulan bu adam kurtulamayacak mı?” dedim. Peki kurtuldu mu? Cevabı kitapta. Ve ikinci hikaye: Çaresiz Hastanın Ölümü. Bir insanın öleceğini bilmesi, ama bunu bir türlü kabullenememesi. Hastalığı boyunca ölüm ve yaşam üzerine düşünceleri. Çok etkileyici bir hikayeydi. Kitap 176 sayfacık. Kısa sürede bitirilebilir. Ama ben öyle böyle derken, bir ayda zor bitirebildim.